Ruhi Başeğmez'in röportajında Sivas'ın tarihine ve şehrin önemli figürlerine odaklanılıyor: Başkent olamama, tarihi olaylar ve Sivasspor'un doğuşu gibi konular ele alınıyor.

Sivas'ın Bilge İnsanı Ruhi Başeğmez röportajda Sivas'ın başkent olamamasının nedenlerine, Amerikan Kız Koleji ve Miss Graff'ın ölümüne, kilisenin yıkımı ve Ermeni göçüne, Rahmi Günay ve şehre katkılarına, Hamdi Günhan'ın hayatı ve Sivasspor'un kuruluşuna, 17 Eylül 1967 Kayseri olaylarına değindi.

Muhabirimiz İsmail Haksever’in konuğu Sevgili Ruhi Başeğmez röportaj isteğimizi kabul ederek Sivas’ın geçmişine dair çarpıcı açıklamalarda bulundu. Bizzat şahit olduğu olaylar, tanıklıkları ve yılların getirdiği bilgi ve birikim ile sorularımızı cevapladı.

Ruhi Başeğmez çok uzun yıllar üst düzey kamu görevliliğinden tutun Sivas’ın sporundan ve Sivasspor’dan hizmetleri ile bildiğimiz ayrıca Sivas’ın tahmini 100 yıllık yaşayan bir hafıza olarak tanıdığımız entellektüel yapısı olan bir ağabeyi, önemli bir değeridir. Dolayısıyla kendisiyle röportaj yaparak bu yüzyıllık tarihte kısa bir gezinti yapıp anılarında, geçmişte olanlardan gelecekten beklediklerinden birtakım sorular sorarak engin hafıza bilgisinden yararlanmak ve siz okuyucularımıza aktarmak istedik.

Çocukluk günlerinden itibaren Sivas’ın ve sizin yaşantınız ile ilgili kısa bir değerlendirme yapabilir misiniz?

- 1941 Yılında Sivas’ta doğdum, halen Sivas’ta yaşamaktayım. Çocukluktan beri Sivas’ı anlatacak olursak, gayet tabi hepsini anlatmaya imkân yok. Kısa kısa, şehrin sosyal yapısı, imar durumu ve yaşantısından bahsetmek isterim. Eskiden Sivas’a has konaklar, evler, sokaklar mevcuttu, evler genellikle bahçeli olurdu. Bu bahçe ve avlular da meyve, daha ziyade kavak ve Selvi ağaçları bulunurdu. Yollar parke taş ve toprak zeminden oluşurdu, o zaman Sivas’ta kamu kurumu olarak; Kolordu, sonraları Tümen, DDY ve Çimento fabrikaları, Dikimevi, hepsi tam teşekküllü olmak üzere; başta Numune, Asker, Göğüs hastalıkları, Cilt ve Zührevi hastalıklar, Demiryolu hastaneleri bulunuyordu. Öğretmen okulu, Sivas Lisesi, Sanat Okulu, Sağlık Koleji, Yıldızeli/Pamukpınar Köy Enstitüsü (sonradan öğretmen okulu) Ticaret lisesi başta olmak üzere eğitim kurumları vardı. 4 işletme ve diğer müdürlükler vardı, bölge müdürlükleri fazla yoktu. Benim tahsil için Ankara’ya gittiğim 60lı yılların başında tüm Türkiye’de olduğu gibi Sivas’ta da hem idari hem yaşamsal olarak büyük değişiklikler oldu. Bu değişiklikler; Resmî kurumların, eğitim kurumlarının ve devlet dairelerinin artışı şeklinde görülebilir. Bu şekilde 60 lı yılların başlarında ayrıldığım Sivas’a 85 yıllarında dönmüş oldum.

Ankesörlü Telefonlar: Bir Zamanların İletişim Aracı, Günümüzün Nostaljik Hatırası Ankesörlü Telefonlar: Bir Zamanların İletişim Aracı, Günümüzün Nostaljik Hatırası

Bu arada eğitim kurumlarını sayarken Cumhuriyet öncesinde Amerikan Kız Koleji var, izninizle bu konuda bazı şeyler sormak istiyorum.

- Amerikan Kız Koleji değil, Amerikan Koleji.

Benim okuduğum belgelerde, “Techir” zamanında ailelerinden ayrı kalmış kız çocuklarına sahip çıkan bir kurum, hatta bir müdiresi var Amerikalı, ismi bende var birazdan arz edeceğim.

- Orası yetimhane.

 

“Atatürk İstediği Halde Sivas’ı Başkent Yapamamıştır”

1924 yılında çıkarılan “Tevhid-i Tedrisat” kanunu ile birlikte T.C Milli Eğitim Bakanlığı’na devredilen bir kurum diye biliyorum. Bu arada Cumhuriyet öncesine vurgu yapmışken, Sivas’ın neden başkent olamadığının başlıca nedeninin demiryolu bulunmadığından olduğunu, bu bilgiyi de sizin de yakınız olan değerli Turan Akça ağabeyimizden öğrendiğimizi de belirtmiş olalım.  Bu konu da sizin de görüşünüzü ve değerlendirmenizi öğrenmek isteriz.

- Doğrudur, çünkü o dönem devletin Payitahtı İstanbul. Sivas’tan İstanbul’a gitmek için Samsun’a kadar karayolu, Samsun’dan sonrası deniz yolu ile gidiliyor. Rahmetli babam yedek subay olarak sevk edildiğinde, Sivas- Samsun arası karayolu ücreti, Samsun- İstanbul arası ise deniz yolu ile ücretlendirilmiş ve yolluğu o şekilde verilmiş. Dolayısıyla bu bilgi doğrudur. Atatürk istediği halde bu nedenden dolayı Sivas’ı başkent yapamamıştır. Ancak başkent olmamasına rağmen, başkente yapılan yatırımlar gibi hizmetler yapmıştır. Başta Cer Atölyesi, Dikimevi ve Çimento Fabrikası gibi devasa yatırımlar bu dönemde yapılmıştır. Sivas’a her bakımdan başkent havası verilmek istenmiş olduğu apaçık görülmektedir, ancak bizim bunun kıymetini bildiğimiz çok söylenemez!

Sivas’ın neden başkent olmadığı/olamadığına umarım biraz açıklık getirmiş olduk, bizden sonraki kuşaklar şehir efsaneleri yerine doğruyu bilsinler istedik.

Atatürk Sivas’a olan sevgisi ve muhabbetini hiç kesmediği gibi, Cumhuriyet’in ilanından vefatına kadar olan süre içinde, en az yanılmıyorsam 8 ila 10 defa arası gelmiştir Sivas’a. Başka bir şehre (Ankara-İstanbul hariç) bu kadar ziyaretinin olduğunu sanmıyorum.

Teknoloji ile birlikte her şey değişti, bizlerde değiştik. Şunu söyleyebilir miyiz,  “Nietchze’nin dediği gibi; bütün genellemeler yanlış mıdır?” Her devri kendi ölçülerinde mi değerlendirmek gerekir?

- Gayet tabi, her dönemi kendi içerisinde değerlendirmek daha mantıklı olur. Çünkü ilk önce kendimizden örnek verecek olursak; dünkü düşüncemizi bugün beğenmiyoruz! Dün takdir ettiğimiz bazı düşünceleri, bugün tenkit edebiliyoruz.  Örneğin çocukluğumuzdan bahsederken hep çocuk aklımızla her şeyi tozpembe gördüğümüz gibi! Oysaki o günün yetişkinleri, yokluklar içinde mutlu muydular acaba? O bakımdan her dönemi kendi değerleriyle konuşmak ve ona göre değerlendirmek gerekir.

 

“İlber Ortaylı Hocanın Annesi Üniversite’de Benim Hocamdı”

Bu vesile ile İlber Hocamıza da kendi ifadesi bir selam yollamış olalım; “Tarihe yorum yapılamaz, tarihi öğrenirsiniz, değerlendirirsiniz. Ancak, tarihte her hadisenin kendi dönemine ait dinamikleri vardır…”

- İlber Ortaylı hocanın annesi Üniversite’de benim hocamdı, sanırım İlber Hoca o tarihlerde ortaokul öğrencisiydi.

 

Sivas Amerikan Kız Koleji Ve Müdiresi Miss Graff

Sevgili Ruhi Bey, izninizle Amerikan Kız Koleji meselesine geri dönmek istiyorum. Hani dedik ya şehir efsaneleri diye, burada da böyle bir şey karşımıza çıkıyor; bu okulun müdiresi “Mary Louise Graffam” İttihat ve Terakki hükümeti tarafından bir dönem sınır dışı ediliyor, ancak bir yolunu bulup tekrar Sivas’a geliyor.

- İki yıl sonra geliyor, biz onu kısaca “Miss Graff” olarak biliyoruz.

Hatta bu müdire hanım, temsil heyetinin Ankara’ya gideceği zaman ayni ve nakdi yardımlar yapıyor. Rahmetli Atatürk’ün Mazhar Müfit’e, (Kansu) bu yardımlar yarın farklı şekilde konuşulabilir, zabıt altına alalım diye ikazda bulunduğunu, Mazhar Müfit’in de bu ikazı dikkate aldığını ve yapılan yardımları kayıt altına aldırdığını da not olarak belirtmiş olalım. Kısa bir zaman sonra, müdire hanım vefat ediyor, vasiyeti gereği Sivas’a defnediliyor. Müdirenin vefat nedeni ve devamında gelişen olayları, doğru bilgi olarak sizden öğrenmek isteriz.

- Amerikalı “Miss Graff” Amerikan Koleji müdiresi olarak geldiği Sivas’ta, Höllüklük Caddesi’nde bulunan eski Ülkü İlkokulu’nun yerinde ki ahşap binada ikamet ediyor. Aynı zamanda burası, daha önceleri Amerika Konsolosluğu olarak kullanılan. Cumhuriyet’le birlikte ilkokula dönüştürülen bu binanın mezunlarından birisi de benim. Zaten, bu burasının “Miss Graff’ın konutu olduğunu, Ülkü ilkokulu yıllarında, yurttaşlık bilgisi dersinde öğrenmiştik. Miss Graff’ın ölüm nedenini de Boğos Natanyan’ın “Sivas 1877” kitabından öğreniyoruz; “Göğüslerinin çok büyük olduğundan şikâyetçi olan Miss Graff, o yıllarda Sivas’ta doktorluk yapan, Ermeni kökenli yurttaşımız Dr. Kozmoz’dan kendisini estetik ameliyatı etmesini ister. Dr. Kozmoz’un evi de şimdiki mavi köşe dediğimiz yerin karşı çaprazında bulunan konaktır. Dr. Kozmoz, bu ameliyatın burada olamayacağını söyler, tehlikelerini anlatır. Amerika’ya döndüğünüzde olursunuz, burada olacak en küçük hatanın bedeli ölümdür der. Buna rağmen Miss Graff ısrarla ameliyatı yapmasını ister, sonucunun ne olduğunu önemsemediğini belirtir. Ameliyat sonucu Miss Graff vefat eder.” O dönem sanat okulunun bando takımı vardır, takımın üyelerinden birisi de az evvel bahsettiğiniz Turan Akça’nın amcası Talat Akça’dır. Takımın kaptanı olması hasebiyle Talat Akça’ya cenaze marşının notaları getirilir ve ertesi güne kadar öğrenilip çalınması tembihlenir. Cenaze marşının, Chopin’in (Şopen) 5. Senfonisi olduğunu bu vesileyle öğrenmiş olduk der Talat Akça. Miss Graff’ın naaşı, cenaze marşı eşliğinde Höllüklük Caddesi sonunda bulunan, Kolej tepesi denilen yerde ki (şimdi olmayan) “Erdemli Mezarlığı’na” defnedilir. Miss Graff’ın ölüm nedeni ve ölümden sonraki hikâyesi budur.

Heralde Miss Graff’ın mezarı şurasıdır diye net bir bilgi yok?

- Hayır yok, zaten mezarlık kökünden kayıp!

 

Sivas’ta Bombalanarak Yıkılan Kilise Meselesi ve Ermeni Göçü

Aydınlattığınız için teşekkürler Ruhi Bey, şimdi izninizle yeni bir konu başlığı arz etmek istiyorum. Ta benim çocukluğumdan beri duyarım; Sivas üç “Rahmi’den sorulur” Belediye Reisi Rahmi Bey, Sarraf Rahmi Bey, Rahmi Çeltekli Bey. Birincisi, hakikaten bu insanlar çok mu güçlü, çok mu nüfuzludurlar? İkincisi, (çok uzun görev süresi nedeniyle olsa gerek) özellikle Belediye reisi Rahmi Bey’e atfedilen hususlar vardır ki, bunlardan birisi belki de birincisi “Kilise’nin bombalatılması” meselesidir. Her iki konu başlığı ile neler söylersiniz bize?

-  Kilisenin yıkılması olayında ben çocuktum, bir yaz ayında oldu sanırım. 1948-49 yıllarında Temmuz ayında olabilir. Daha önce, şu gün şu saatlerde Kilise’nin etrafında olunmaması gerektiğini bildiriden duyurular yapıldığını hatırlıyorum. Bir istihkâm subayı, emniyetten bir baş komiser nezaretinde binanın dört bir tarafına dinamit yerleştirilmek suretiyle yapılan bir yıkım söz konusu. Burada yanlış bilinen bir hususta şudur; kilisenin hemen yıkılması söz konusu değil, en az 2-3 senelik bir süreç. İlkokulu bitirdiğim sene diye hatırlıyorum, sonradan taşlarını Sivas Belediyesi sattı. Taşların bir kısmı bazı binaların temel taşı, bazı binaların tamamının yapımında kullanıldı. Öylesine taş işçiliği oluşmuş olacak ki, erkek ortaokuluna başladığım yıl, öğretmenlerin müstahdemi göndererek çekiç seslerinin dersleri böldüğünü söylemelerini istediklerini hatırlıyorum. Yine taşlar şimdiki Demiryolu Hastanesi yolunun bordürleri, Kale yolunun, Halifelik Mezarlığı’nın istinat duvarları olarak kullanıldı. Kilisenin yıkım hikâyesi kısaca bundan ibaret. Yıkımla ilgili gerek o zaman, gerekse şimdi herkes kendi meşrebine göre yorum getiriyor, bunu da doğal karşılıyorum, ancak işin aslı şu; Sivas tarihini çok iyi bilen bir Ermeni dostumuzdan dinlemiştim “Osmanlı döneminde bu Kilisenin aynısından Erzurum, Sivas ve İzmir’de olmak üzere 3 tane yapılmış. İlki Erzurum’a yapılan Kilise yedi yılda bitiriliyor, aradan yedi yıl geçtikten sonra Sivas’takinin yapımına başlanıyor o da yedi senede tamamlanıyor ve nihayet yedi sene geçtikten sonra İzmir’deki Kilisenin yapımına geçiliyor, oranın yapım süresi de yedi sene!  Daha sonraları ilk önce Erzurum’daki, sonrasında İzmir’deki Kilise kaybolmuş, sadece Sivas’taki kalmış.”  Nihayet, belirttiğimiz üzere 50 li yıllara girerken Sivas’taki Kilise’de yerle bir olmuş. Bu yıkımla beraber Sivas’ta yaşayan Ermeni nüfusun önemli bir bölümünün şehri terk ettiğini biliyoruz. Böylece Sivas, Cumhuriyet döneminin ilk büyük göçünü yaşarken, çok değerli ustalar ve tüccarları da kaybetmiş oluyor. İkinci büyük göç ise 1967 de oynanan Kayserispor - Sivasspor maçı sonrası yaşananlardan sonra oluştu. Osmanlı döneminde 90 bin Ermeni yurttaşın Sivas’ta yaşadığını biliyoruz, bizim çocukluğumuzda 6-7 bin civarında olan Ermeni nüfusu Kilisenin yıkımından sonra hemen hemen hiç kalmadı denilebilir.

Ruhi Bey, sanırım şunu söyleyebiliriz;  Her ne kadar Belediye Başkanı olsa da bu işe tek başına karar vermiş, tek başına uygulamış değil, belli ki birçok etken söz konusu…

- Elbette ki öyle, bir defa kilisenin mülkiyeti hazineye, yani devlete ait.  Sivas Belediyesi olarak, yıkım kararı almış olsanız bile, buranın mülk sahibi Vakıflar Genel Müdürlüğü ve bağlı bulunduğu bakanlık. Dolayısıyla, bakanlık izni olmadan zaten yıkamazsınız. Kabul etmek gerekirse Rahmi Günay Bey, bu yıkımdan memnun olan önemli bir çoğunluğun olduğunu bilerek işi üstlendi, yoksa tek başına olacak bir mesele değil. Ayrıca Prof. Yener Okatan Hocanın çok kullandığı “Analitik düşünme” ile ifade edecek olursak, bu işin üç Rahmi’ye faydası ne olabilir? Hadi diyelim ki, Rahmi Günay Bey (farz edelim ki) siyaseten bir hamle için kullanabilir, diğer adı geçen iki kişinin bu işten bir fayda sağlaması söz konusu olamaz, zira halleri vakitleri son derece yerinde olan insanlar.

 

Sivas’a İlk Elektrik Santralinin Kurulması

Belirttiğiniz gibi, bırakın fayda sağlamayı, bildiğim kadarıyla özellikle Sarraf Rahmi (Akça) Bey, Paşa Fabrikası’na kurulan ilk elektrik santralinin yurtdışından getirilmesinde Belediye’ye ekonomik destek veren, hatta sonrasında bağışlayan kişi.

- Doğrudur, Rahmi Akça ve Rahmi Çeltekli beyler, İsviçre’den getirtilen 2 adet jeneratörün, daha doğrusu dinamonun alınmasındaki toplam 220 bin TL’yi ortaklaşa karşılıyorlar. Bağış yaptıkları hususunda kesin bir bilgim yok, tahminim belediye taksit taksit bankaya ödediği şeklindedir.

Bu vesileyle her üç değerli şahsiyeti sitayişle anmış olduk, ruhları şad olsun.

- Şunu da ilave etmek isterim; Yakın tarihimize “Varlık vergisi” olarak geçen, “Gayrimüslim vatandaşların veremeyecekleri kadar vergi” uygulamasında, Rahmi Akça Beyi bilirkişi sıfatıyla komisyon başkanı yapıyorlar. Ödenmesi istenen rakamların anormalliğini görünce “Biz hepimiz birbirimizi biliriz, bu adamlar evlerini satsalar yine ödeyemezler bu vergileri!” diyerek duruma şiddetle itiraz etmek suretiyle, makul rakamların tespit edilmesini dile getiriyor.  Bunu düşünen bir insanın kiliseyi yıktırması diye bir şey söz konusu bile olamaz.

 

1967 Yılında Yaşanan Kayseri Olayları

Biraz daha yakın tarihimize doğru gelmek gerekirse Ruhi Bey, aynı zamanda kuzeniniz olan, rahmetli Hamdi Günhan’dan bahsetmenizi istirham edeceğim. Sivas’ın ilk profesyonel futbolcusu, eğitim hayatının ilginç anları ile rahmetliyi yâd etmek gerekirse neler söylersiniz bize. Bununla birlikte Sivassporun kuruluşu ve rahmetli babanızın Sivasspor yöneticiliğini, ayrıca kuruluş yılında, 17 Eylül 1967 de Kayseri’de oynanan, o acılı günün bir değerlendirmesini de rica edeceğim.

- Hamdi Günhan halamın oğlu olur, kendisi lise ortası denilen, Sivas Lisesi’ne bağlı ortaokulda yatılı olarak okurdu. Burayı bitirdikten sonra, o zamanlar dört yıl olan Sivas Lisesi’ne gitti. Gerek ortaokul, gerekse lise yıllarında “Komple sporcu” tarifine tam olarak uyan birisiydi. Atletizm, futbol, voleybol, basketbol; tamamını oynayabilen bir sporcuydu. Lise yıllarında 4 Eylül Kulübü’nde solaçık oynardı, o zaman futboldaki mevkiler o şekilde anılırdı. Daha sonra Ankara Hukuk Fakültesi’ne kaydını yaptırdı, o yıllarda üniversite imtihanı yoktu. Öğrencilerin hangi üniversiteye gidebileceği lise diploma derecelerine göre belirlenirdi. Ankara’da üniversite hayatına başladığında, aynı zamanda Gençlerbirliği Kulübü’ne de transferi gerçekleşti. Gençlik arkadaşı (futboldan kankası) Alptekin Ürgüp’ün İzmir İktisadi ve Ticari İlimler Yüksekokulu’na (sonradan akademi oldu) kayıt yaptırması, sonrasında rahmetliye illa İzmir’e gelmesini istemesiyle yeni bir maceraya yelken açmış oldu. Velisi olan babamla birlikte Gençlerbirliği’nden aldığı ücreti iade ederek İzmir Demirspor’a gitti. Hamdi Ağabey, bu arada değiştirdiği okulu (3 yıllık olmasına rağmen) 9 yılda bitirir. Daha sonra Sivas’a döner, tabi bu arada futbol hayatı da sona erer. Bankacılık ve belediyedeki ESO müdürlüğü, Başkan Yardımcılığı görevlerinde bulunur rahmetli. Milli takıma gitmesine ramak kalan hikâye, bu şekilde son bulmuş olur. Sivasspor’a gelince, Sivas’ta üç başat takım vardı; Karagücü, Demirspor ve 4 Eylül. Bu üç takım, Sivas’ın üç büyükleri olarak addedilirdi. Başka kulüpler de vardı; Fener Gençlik, Beşiktaş Gençlik, Kızılırmak, Zaraspor gibi...1967 yılında şehrin birçok sporla ilgili insanı bir araya gelerek Sivasspor’un kuruluşunu gerçekleştirdi. Daha sonra, malum olan o üzücü günü yaşadık (17 Eylül 1967). Ben de o günü yaşayanlardanım, bizatihi maçtaydım. Sivasspor Yönetim Kurulu nerdeyse bizim ailemiz ve yakın akrabalarımızdan oluşuyordu, hatta şehir halkı tarafından, aile lakabımız olan “Ekmekçiler” atfedilerek, “Sivassporu Ekmekçiler Yönetiyor” şeklinde söylendiğini duyardık. 

17 Eylül 1967 gününe döndüğümüz zaman, şöyle bir tablo çıkıyor karşımıza; devletin istihbarat birimleri, dönemin Kayseri Valisi’ne “Maçta olay çıkma ihtimalinin yüksek olduğu” şeklinde bilgi verirler. Zira bu maçtan tam bir yıl önce, Kayseri Şeker ve Sivas Sümerspor takımları arasında tansiyonu yüksek maçlar oynanmıştır. Ancak tüm uyarılara rağmen, Kayseri Valisi ve Emniyet Müdürünün, üstelikte maç günü ailece “Piknik yapmaya” gittikleri kayıtlarda mevcut. Her ne kadar, her iki yüksek kamu görevlisinin görevlerinden alındığını biliyor olsakta, olanlar oluyor. Bu konudaki görüş ve bilgilerinizi anlatır mısınız?

- Kayseri Şeker ve Sivas Sümerspor takımları arasındaki maçlarda çıkan olaylar doğrudur, hatta Kayseri’de oynanan maçı izleyenler arasında rahmetli babam Hasan Başeğmez ve rahmetli Nurettin Tarıkahya’da bulunuyor. Babamın ısrarla beni maça göndermeme düşüncesine rağmen, bir arkadaşımın ısrarına dayanamayarak izin aldık. İlk vefat edenlerden birisi maalesef o arkadaşım oldu.

Yani, ağır bir ihmalin olduğu gün gibi ortada

- Elbette ki ihmal var, zaten bu ayrıntıları ihmali vurgulamak için anlatıyorum.

Ruhi Bey, bu söyleşideki maksadımız, sizin engin bilgi ve yaşanmışlıklarınızdan yola çıkarak, gelecek kuşaklara doğru bilgiler verebilmek. Gerek bilgi birikiminiz gerek entelektüel kişiliğinizle bizlere ışık tutacağınızı bildiğimiz için sizi konuk etmek istedik, lütfettiniz bizi kırmadınız. Bu bakımdan müteşekkiriz. Son cümlelere doğru giderken, yaşamınızda keşke dediğiniz şeyler var mı, varsa nelerdir? Bu keşkeler bireysel, toplumsal, şehir anlamında olabilir. Yapsaydık, olsaydık, olmasaydık gibi…

- Şahsım adına “keşke” kelimesini hiç kullanmadığımı söyleyebilirim. Bir defa geçmişte insanların yaşamları standart ölçülerde, birbirine benzer şekildeydi. İnsanlar, elinde olandan fazlasını istemezdi, tasarruf denen bir olgu söz konusuydu. Toplumun gelenekleri, örf ve adap kuralları vardı. Dolayısıyla olur olmaz her şey alınmazdı. Örneğin kol saati çok önemli bir aksesuardı, öyle hemen alınmazdı. Nedeni de şu; “senin arkadaşının yoksa ayıp olur”.

Size sorulacak, bilginize başvurulacak daha çok şey var. Bir başka zaman kaldığımız yerden, başka konu ve konu başlıklarıyla birlikte olmayı çok isteriz. Lütfedip geldiniz, teşekkür ediyoruz sevgili Ruhi Bey…

- Ben de sizlere teşekkür ediyorum…